Cumartesi, Ağustos 11, 2012

HORULTU

Horlarım evet buna kendim şahit olamasam da yeteri kadar güvenilir kaynaklar sinsilesi bu durumun zaman zaman minik bir gök gürültüsü hali aldığını dile getirmişti. Gerçi ilişkinin başlarında bu durumun rahatsız ediciliği göz ardı edilmiş bile olsa sonrasında gecenin bir yarısı ciddi bir tekme darbesiyle uyanınca insan evet diyor bu minik sorun daha büyük sorunlara yol açmadan çözmekte fayda var. Araştırmalarım doğrultusunda etkili bir yöntem olan ilginç bir sprey buldum. Uyumadan önce boğazınıza birkaç fıs ve sonrasında artık boğazınız kütük yutmuşsusunuz gibi sertleşir ve hırıltılar çıkartmazına neden olan küçük diliniz ve yandaşları emin olun bir tufanın ortasında kalsalar tek bir çıt bile çıkartamaz duruma gelir. Ertesi sabah onları tekrar eski hallerine çevirmek için epey bir sıcak sıvı tüketmenizde gerekebilir. Böylece bu minik sorunu da ortadan kaldırmış oldum. Bu her ne kadar benim kendi uykumdan feragat etmemi gerektirse de.

Cumartesi, Nisan 14, 2012

aq testi

yaptırmam lazım

Pazartesi, Şubat 20, 2012

imza.la

Perşembe, Eylül 29, 2011

Lou Andreas Salome

Salome’nin en tanınmış ve en özgün yapımı “Erotik”tir. Erkek ve kadın arasındaki aşk üzerine yazılan dört makaleden oluşur. Aşk bir erkeğe yada kadına yönelik değildir.Ona göre erotik sevgi içinde biz, sandığımız gibi başkasıyla dolu değilizdir. Kendimizle, kendi durumumuzla doluyuzdur. Biz başkasına değil kendimize sarılıyoruzdur. Aşk kendi ölümüne çabalar. Aşk bu amaçtan vazgeçerse, gerçekleşmemiş bir çaba olarak yaşar. Salome için sadakat, özgürlüğü engelleyerek aşkın kendisini yok etmesinde önemli rol oynar. “Kadınların düşünceleri kalplerinden doğar” gibi kimi ifadeleri onun hemcinsleriyle arasına mesafe koyduğunu gösterir.

Evlilik, sevginin katilidir; evli eşler “birbirleri için önemsizdirler”. Sevgi, arkadaşlığın bayağı alt sıralarındadır; arkadaşlık, sevgiye ve daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden korunmalıdır, çünkü “bedensel tutkudan ruhsal sempatiye giden yol yoktur, ama ikinciden birinciye gidilebilir” Her iki yolda da Salome’den bir tek şiir düşer insan aklına:

Kıyamete kadar olmak, düşünmek, yaşamak

Tut beni sımsıkı kollarında

Verecek başka mutluluğun yoksa,

Acılarını ver bana…

Çarşamba, Mayıs 11, 2011

cinayet....

Nasıl normal bir insan gibi hayatıma devam edebilirim ki artık. O zaman tam anlamıyla idrak edememiş olamam rağmen şu an ki belirginlik beni bir o kadar rahatsız ederken diğer yandan tarifi zor bir hazza teşvik ediyor…

Hayatın elimde olması… sadece evcil olarak tabir edilen bir fiziksel kütlede olsa ona katılan anlam… her hangi bir şeyi tanımlayarak ona sıfat anlamında bir isim takarız minik kuş, sarı kız vb… isimlerin sadece hatun olarak adlandırdığımız kesime hitap ediyor olması tamamıyla benim bulunduğum cinsiyet kategorisiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bilakis annemle alakalı bir sendorom cümlesini kuracağım lakin bunun oidupus kompleksiyle de uzaktan yakından bir alakası bulunmamaktadır. Üç adet tosun misali erkek evlat sahibi olmuş bir annenin hem cinsi olan herhangi bir canlıyı büyütme isteği üzerine kurulmuş sanrılar denebilir bu sıfatlara ilişkin. Sanrı dememdeki ince nokta ise beslenen evcilin cinsiyetine bakılmadan takılırdı bu isimler. Kaç tane çocuğun sarı kız isminde horozu olmuştur ki ? (doğası gereği ismini yadırgama durumu bkz. Vatoz ve çocuk)

Nasıl normal biri olabilirim ki bu saten sonra. Hayatta en çok değer verdiğini… tamam bu kadarı abartı lakin hayatta değer veriyor olmak bir tercih yapmak durumunda kalınmadığı sürece miktarı ile ölçülmesi saçma bir durum değimlidir. Tercih şekli ise yaşam la teste tabi olmadığı sürece. Değer veriyor olmak miktarıyla ölçülemez bir durumdur. Ölçen ya da ölçtürten abesle iştigal etmiş olur…

Yaşam hikayesini burada sayfalara sığdırabileceğimi zannetmiyorum. Üzüm yiyebiliyor olması dahi onu özel kılmaya yeterdi. Lakin ağzının içine her giren şeyi yiyemeyeceğini anlaması onun yaşamı adına çokta uzun bir süre almadı…

Perşembe, Mayıs 05, 2011

ki ben...

güzelliğini tasdik etmek şöyle biryana dursun...ona mazhar olabilmek adına...

Çarşamba, Nisan 13, 2011

Salı, Nisan 12, 2011

Jackmece Kafa'ya hitafen...

Absenti yarılamış bünye ben diyim teyyare sen de van gog olmuş. Eee elbet durmuyordur şişede durduğu gibi meret lakin sordum nasıl iyi kafa yapıyormu diye. Abi sen nediyon siki kesicem ben dedi. O an anladım teyyare değil bu. Yok hani teyyare hallerinide biliriz öyle ete sike bulaşmaz kendisi. Durum ciddi. Ortamı sulandırayım dedim kaldır kes çift porsiyon hesabı. Genede sakat hacı kan kaybı yani şakası olmaz bu işin galeyana gelme sen de kulakla idare et. Yok adam almış absenti dinlermi gaipten sesleri hiç. Felsefe sağlam diyo ki “abiii siki kesmeeeeekdeki maksat van gogghhh uuu egale etme tribi” bende dedim ki “ama bak sen gel beni dinle olm van gog akılı adam bak kulakla bitirmiş işi sike bulaşmamış neden adamın basına ne gelirse yaraktan hacı kulaktan bişi olmaz”

Perşembe, Nisan 07, 2011

OTHELLO

Tanrı sınamak istediğinde beni,
Dert verip dermanımı keseydi,
Bin bir türlü sıkıntı, utanç yağdırsaydı
Göklerden şu çıplak kafama,
Boğazıma kadar beni gömseydi yoksulluğa,
Tutsak edip kırsaydı bütün umutlarımı,
Bir damla huzur bulabilirdim yine de
Ruhumun bir köşesinde.
Ama hayır, küçümseyen dünyanın
Durmadan beni gösteren parmağı
Değişmeyen bir alay konusu ediyor beni.
Buna da katlanabilirdim; dayanabilirdim buna da.
Ne yazık, içime aşkımı sakladığım,
Bana isterse hayat, isterse ölüm getiren o kaynaktan,
Sevgisini isterse besleyen, isterse kurutan o pınardan.
Çıkarılıp atılmak!
Ya da orada kalıp orayı kurbağaların
Çiftleşip ürediği pis bir su birikintisi saymak!
Rengin uçtu bak;
Sakin ol, genç, gül dudaklı, masum yüzlü melek!
Şimdi cehennem kadar korkunç görünüyorsun sen!
Seni koklayanı kendinden geçirip acı veren
Zararlı ot, hiç doğmamış olsaydın keşke.
''Ne günah işledim,'' diye soruyor bir de!
Bu güzel kağıt, bu eşsiz kitap
Üstüne '' Orospu '' yazılsın diye mi yaratıldı?
Ne günah işlemiş! İşlemiş! Orta malı seni!
Senin yaptıklarını söyleseydim eğer,
Cayır cayır yanardı yanaklarım ocak gibi,
Utanç denen şeyi yakıp kül ederdi.
Ne günah işlemiş!
Kokusunu duymasın diye gök burnunu tıkıyor,
Ay, gözlerini kapatıyor utançtan.
Önüne çıkanı öpen çapkın bile
Toprağın derinliklerine sığınmış işitmesin diye.
Günahı neymiş?!! Utanmaz orospu!...

Çarşamba, Nisan 06, 2011

REM

korkmaktan korkar kırılganlığımla başladım tekrar yeni bir güne. yeni masallar yada yaşanmış hikayeler anlatmak lazım bir sürü insana. benimkisi zor iş. insanlara rüya yapıyorum. her insan için farklı şeyler. bazen ayrı kişilere aynı rüyaları dayadığımda olmuyor değil hani. dedim ya zor iş. herkes belli bir saatte uyumaz ki. kimi gündüz kimi gece. kimi zaten hiç uyanmaz. sadece uyandığını zanneder. bu işi ben yapmasam kimsenin yapacağı yok. bana uyku haram. gerçi eylenceli olmadığını söylersem yalan olur. ama dediğim gibi yorucu işte. sevmeden kimse yapamaz bu işi. peki ben uyursam ne mi olur? Herkez aynı rüyayı görürü. bunun nasıl bir kaos yaratacağını bir düşünsenize. Uyumadan nasıl mı yaşıyorum...

Cuma, Mart 04, 2011

farklı olan nedir ki

saçmabirkaçmuhabbetibirkenarakoydugumuzdayapısalbozulma diyiptemutluolurmuyuzkibusatırbittiğindeyadakaçarmıyızkendikaranlıkhücremizeyadasadeliktenbahsederkennekadarsadeyizbirbirimizeyada...

Çarşamba, Şubat 16, 2011

sormustu lisede bir hocam en sevdiğin küfür ne diye

bilinç mi? altı mi? üstü mü? her neysen işte aq... birde rastlantı, tesadüf ve mutlak var cözümün kıyısında dolanan. böyle diyince birde cözüm cıkıyor ama neyse...

Perşembe, Aralık 23, 2010

yhn


Çarşamba, Aralık 08, 2010

kes

saçlarımı her gün birazcık daha kestiğimde ya kimse anlamıyor kesildiğini, ya da her kes çok kibar sakar makas darbelerinin yarattığı eseri yorumlarken...

Cuma, Aralık 03, 2010

“Rapunzel ve Kurbağa Prens”

Öncelikle hikayeleri aramızda unutmuş olanlar için kısaca özetlemek en iyisi. Rapunzel denen cici kızımız bir şekilde bir cadı tarafından ailesinden alınır ve bir ormanda merdivenleri olmayan yüksek bir kulede izve hayatını sürdürmek zorunda bırakılır. Kuleye tek çıkış yolu ise altın sarısı saçlarına tırmanmaktır. Neyse gel zaman git zaman elbet her masalda olduğu üzere saf delikanlımız ki kendisinin sıfatı prenstir. Bu hatunu bulur ve cadıyı izleyerek kuleye nasıl çıkacağını da öğrenir. Hatta kuleye çıkıp kızın aklını başından da alır. Hatta birlikte kaçma planları bile yaparlar. Plan gereği prens her geldiğinde bir parça kumaş (pardon burada orijinal metinde ipek çilesi yazıyormuş kumaşta kesmiyor zilliyi tabi) getirecek ve hatun kişide bunları birleştirip kendisini aşağı indirecek halatı yapabilecekmiş. Her şey yolunda giderken neden olduğu kimse tarafından bilinmeyen bir sebepten dolayı kızımız cadıya yahu bak sen iki saatte tırmanamıyorsun saçlarımdan kuleye ama prens şıp diye geliyor yanıma diye sormuş. Oppps cevap kesinlikle libido yada yaş farkı olabilir ama cadıda embesil değil tabi olayı çakmış dakkasında. Doğal olarak kızın saçlarını keserek bir çöle salmış. Bu arada prense de tuzak kurmayı ihmal etmemiş. Eleman gelince kızdan kestiği saçı aşağı sarkıtmış bizimkisi yukarı çıkınca dumur tabi kahrından atmış kendisini kuleden ama ölmeyi bile becerememiş. Gözlerine batan dikenlerden kör olmuş. Eee beyimiz kör kızımız kel sonunda buluşmuşlar mutlu mesut vs….

Kurbağa Prens vakası da ilginçtir. Onu da hatırlayalım. Zilli prenses altın topunu kuyuya düşürür. Kurbağanın birisi ben çıkartırım ama topunu sende arkadaşlık adı altında beni yatağına alacaksın demiş. Topu çıkarmış kuyudan gece yatakta ki detaylara girmiyorum aslında kurbağa değil prens olduğu ortaya çıkmış. Bunlarda mutlu mesut vs…

Gelelim şimdi bize. Bu masallarla büyüdük elbette. Bunlar gibi daha niceleri de var. Lakin hayatta bizi dumur edecek ilişkiler yaşadıktan sonra acaba neden diye kendimize sorduğumuz soruların ardından, durup dingin bir kafayla düşündüğümüzde bu masalların bizleri nasıl etkilediğini anlayabiliriz. Örneğin kurbağa prensi ele alalım. Özetle bir kurbağayı öpen prenses sonrasında mucizevi bir şekilde prense dönüşen kurbağa durumu mevcut. Bu dakikadan sonra sormamak lazım prenseslerin karşılarına çıkan ve onlara altın toplarını getireceğini iddaa eden her hayvanı neden öptüklerini. Ya da yargılanmamalı prenslerin neden bir hayvan gibi davrandıkları. Eee bu durum böyle devam ettiği sürece de prensler ve prensesler rollerini kabullenerek oynadıkları karakterlere dönüşüveriyorlar. Sonuç olarak ortada kendisini prenses zanneden bir sürü zilli ve kocaman bir hayvan imparatorluğu çıkıveriyor.

Rapunzel vakası ise daha küçük yaşlarda çözüme ulaştırılabilir aslında. Sarı saçlıysa hatun kişi dikkat etmeli er kişi. Belki daha sonra bununla ilgili daha fazla yazabilirim ama şimdilik bu kadarı kafi diyorum.

Cuma, Kasım 19, 2010

KÜMES

Çocukluğum öyle bir mahallede geçti ki önlerinde ve arkalarında bahçeleri olan evlerin çevirdiği sanki bir kale gibiydi sokağımız. Aldığım ortaçağ kültürünün oradan ruhuma kazındığını düşünüyorum. Elbette böyle planlanmış bir mahallenin aşağısında yukarısında sağında solunda aynı yapıda mahalleler bulunuyordu. Hepsi kendi içlerinde bir krallık gibiydi. Ha bir de trt nin Pazar kuşaklarında oynattığı western filmlerden ötürü yarı şovalye yarı Kızılderili, diğer yarımızda ne idüğü belirsiz kovboylar gibiydik.  Hal böyle olunca da komşu mahallelerden birisiyle sürekli bir kavga halinde olurduk. Bu kavgalar birbirimize taş fırlatıp nadiren kafalarımız yardığımız küçük meydan savaşlarıydı. Eee askeri gücü daha ilk okula başlamamış veletlerden oluşan bir krallığın yapması gerektiği gibi her seferinde bir mahalleyle savaşılır ve asla iki mahalleyle birden savaşa girilmezdi. Çünkü dış dünyaya ve bakkallara açılan yollar bir şekilde bu mahallelerden geçmek zorundaydı. Bir mahalleye karşı ittifak asla yapılmadı. Böylece güç dengeleri de korunmuş oluyordu. Nadir yaralanmaların dışında aslında gül gibi geçinip gidiyorduk. Savaş nedeni bazen bir mahalle maçı sırasında alınan yenilgi yada birinin sizin mahalleden birine ettiği küfür olabilirdi. Hiçbir sebep yoksa askercilik oynarken elbet taraflar birbirlerine karşı savaş ilan edebilirlerdi. İşte böyle bir ortam içinde insanın dostları önemlidir. meydan savaşlarında arkanı kollayacak birisi…

bir gün bizim komşu çocuğuyla bahçelerden birinde oynarken bulduğu bir jiletle yanlışlıkla elini kesti. Ufak bir kesikti ama sonuçta kan akmaya başlamıştı. Jileti bana uzattı ve hadi sende parmağını keste kan kardeşi olalım dedi. Tereddüt ederek de olsa jileti elime aldım ve parmağıma yavaşça sürdüm… doğal olarak kesilmedi. “korkuyor musun oğlum” dedi arkadaşım. “hadi çabuk ol benim elimin kanaması duracak”. Bende düşünmeden jileti parmağıma dayadım ve bu sefer bastırarak çektim. Elimin ayarı yok ki neredeyse kemiğe kadar derin bir kesik atmıştım parmağıma. Kan desen gırla vardı. Değil kan kardeş sülalelerimiz akraba yapmaya yetecek kadar kan bir anda akmaya başladı parmağımdan. Yaralarımızı üst üste koyduk ve artık kan kardeştik. Arkadaşımın kanaması durmuştu ama benim parmak bir türlü durmuyordu. Sanki kalbim parmağımın ucunda atıyordu. Pıt pıt. Koştum eve annem sardı parmağımı ve neden kesildiğini öğrenince de bir güzel fırçaladı. “Salakmısın oğlum sen” dediğini hatırlıyorum. Kendi kendime hayır salak değilim ben artık bir kan kardeşim var diyordum. Mahallede de acayip havamız olmuştu. Bize özenip bazı denemelerde bulunan arkadaşların hiç birisi bir yerini kesememişti.

Nedendir oradan geçişim hiç hatırlamıyorum. Bizim üst komşumuz olan mahalleye çıkan bir sokak vardı. Lay lay lom yolumda giderken ben birden önümü birkaç kişi kesti. Sonrada bana kan kardeşimin içlerinden birinin kardeşini dövdüğünü ve benim bu sebepten ötürü esir olduğumu söylediler. Ulen kafam karışmıştı bu yeni bir strateji herhalde dedim. Normalde esir alınmaz varsa bir sorun orda çözülür gereken sopa atılır mevzu biter veya savaş ilan edilirdi. Ya bir filimde gördüler yada birisi bunlara akıl verdi bilemem ama gayet planlı programlı bir eylem olduğunu ilk başta idrak edemedim. Adamlar esirlerini ki bu ben oluyorum kapatacakları yeri bile düşünmüşlerdi. Burada hikayemizin başlığı devreye giriyor. Adamların birinin evi bahçeli falan gayet güzel bir evdi. Bahçede de küçük bir kümes vardı. Attılar beni kümese başıma da bir nöbetçi kapıyı da kitlediler. Şaka maka esirdim yahu. Başta koku biraz rahatsız etsede sonradan alıştım. Kapıdaki adama beni ne zaman bırakacaksınız olm dövcekseniz dövün bırakın diyorum adam nuh diyor peygamber demiyor. Kaç saat geçti bilmiyorum hava kararmaya başlamıştı evden merak edecekler diyorum yok. Burada dayak yemedik ama artık eve ne zaman giderim bilmiyorum ama orda kesin dayak beni bekliyor diye düşünmeye başladım. Tavuklarla oyna oyna onlardan  da sıkıldım. Ben bu düşüncelerle kümeste takılırken benim esir alındığımı bizim mahalleye söylemiş adamlar. Hemen operasyon hazırlığına girişmiş tabi bizimkiler birkaç ufak saldırı derken vakit geç olduğu için eve gitmişler.  En azından bana söyledikleri mazeret buydu. Kan kardeşim ise yiğidin bahanesi olmaz hesabı bakmış diğer çete üyelerinden hayır yok kalkmış tek başına gelmiş.

Kümesin kapısı yavaşça açıldı. Beni dışarı çıkarttılar. Kollarımı birer kişi tutuyordu. Beni sürükleyerek bizim mahalleye çıkan sokağın başına getirdiklerinde hikayeyi anladım. Resmen bir takas işiydi bu. Kan kardeşim vakit geç oldu hem zaten derdiniz benimle diyerek fatihi bırakın beni esir alın demiş. Adamlarda tamam demiş. şimdi kan kardeşim karşımda yanımda iki kişi ve kenarda da bir kişi şartlar üzerinde mutabakata varıyordu. Kan kardeş yavaşça bize doğru gelecek adamlar onu esir aldıktan sonra beni bırakacaklardı. Hani kurtulmak iş değil de benim yerime onun esir alınması durumu hiçte kafama yatmamıştı benim. Sonuçta kümes abi esaretinde böylesi yani. Neyse arkadaşım aynen belirtildiği üzere yavaşça yürümeye başladı bize doğru. Artık birkaç adım kaldığında adamlarda benim kolumu bırakıp onunkini tutmak için hamle yaptıklarında bizim kardeş bir saldırdı adamların üzerine. Bir yandan da bana kaç fatih diye bağırıyor. Tamam kümeste tavuklarla uzun bir süre geçirmiştim ama benim için yapılan bu fedakarlık karşısında da tepkim kaçmak olacak kadar değil. Bende onunla birlikte saldırdım adamların üzerine. Bir arbede bir patırdı bir hengame sonuçta biz kaçtığımız için gururluyuz adamlarda bizi dövdükleri için. Hemen evlerimize gittik tabi. Annemlerede arkadaşla oyuna dalmışız yukarı mahalledeki adamlarla diye kıvırsam da pek işe yaramadı. Uzunca bir süre abim yanımda olmadan dışarı çıkamadım. Ama mahallede efsane olmuştuk. Boru değil ilk savaş esiriydim. Kan kardeşimde efsane kahraman…

Cuma, Ekim 01, 2010

Gazoz

Oldum olası yeni şeyleri denemeyi sevmişimdir, başıma zaman zaman olmadık işler açsalar da. Bu yüzden genellikle belgesel kıvamında yayınlara doğru kaymaya başlamıştı ilgim. Sürekli bilmediğim bir şeyler anlatan ve zannımca çokta bilgili insanları tv de saatlerce dinleyebilirdim. Böyle geçip giden günlerin birinde amcanın bir tanesi ilgimi çekecek bir deneyle meşguldü. Bende pür dikkat izliyordum ama ilgim birden amcanın söylediği bir lafla dağıldı. “işte bu karışımın içine birazda karbonat koyduğumuzda gazoz dediğimiz şeyi imal etmiş oluruz” aslında yaptığı şeyin gazozla uzaktan yakından ilgisi olmamasına rağmen bu cümle beynimde tekrar tekrar dönmeye başladı. Deneyden kopmuştum artık. Kendimi gazoz krallığının tepesinde görebiliyordum. Tabi öncelikle bu tarifi biraz daha geliştirerek üretime geçmem gerekliydi. Mutfağa daldım ve öncelikle limonları sıktım. Sonra kabuklarını kaynattım. Birazda şeker ekledim. Sonra bu karışıma limon suyunu da ilave ettim. Göz kararı karbonatı ekledim. Azıcık soda ve aroma vermesi için evde bulunan meyvelerin sularından bir miktar ekleyerek dolaba attım. İşin en heyecanlı kısmı buydu oturup gazozumun soğumasını beklemeye başladım. Kafamdan türlü türlü tatlar ve sonuçlar geçiyordu. Heyecandan yerimde duramıyordum. Sonunda dayanamayıp mutfağa girdim ve mucizevi içeçeğimi tatmak için dolaptan çıkardım. Yavaşça kapağını araladım ve bir yudum aldım. Tadı biraz ilginçti ama bunu pek umursamadım heyecandan. Sonra kafama diktim şişeyi ama yarısına gelmeden daha bu iğrenç sıvıya daha fazla dayanamam diyerek lavaboya boşaltım ve bu başarısızlığımı bilinç altıma gönderebilmek için televizyon izlemeye gittim. Bir ara abim ve kuzenim benim yanıma gelerek fısır fısır bir şeyler konuşarak gülmeye başladılar. Bir iki derken sinirlerim bozuldu tabi.

- Olum derdiniz ne sizin ulen dedim.

- Hiç diyerek gülmeye devam ettiler.

Bende başarısızlığımın ve bu sinir bozucu durumun vehametiyle kendimi dışarı attım. Ama orada da peşimi bırakmadı kendilerini komik zanneden bu iki ucube. Nereye gitsem peşimde kikir kikir geziyorlardı. Bende herhalde bu başarısızlığıma şahit oldular onun için dalga geçiyorlar diye düşünüp nasılsa unuturlar şeklinde kendimi rahatlatmaya çalıştım. Tabi sonradan öğrendim ki gülme sebepleri başarısızlığım değil bilakis salaklığımmış. Meğer bu iki çakal benim eşsiz gazozumu dolapta görüp bir güzel içmişler. Sonrada çakallar ya içine suyu doldurmuşlar. Ama kıvam ve renk olarak benim eşsiz gazozumu yakalayamadıkları için. Biraz bulaşık suyu tuz ve daha kim bilir neler eklemişler. Sonrada beni izlemeye koyulmuşlar. Tabi sonrası sizce de malum. Peki dedim nasıldı gazozun tadı bari onu söyleyin. Güzeldi dediler ve peşine eklediler bizim karışım nasıl olmuştu? Benim cevabımı beklemeden de gülmeye başladılar Erol Taş misali. O zaman umursamadım bu yaptıklarını. Nasılsa gazozumun tadını sevmişlerdi ve bende başarısız değildim. Bilinç altıma gönderecek sadece salaklığım vardı. Onunla da hiç uğraşamazdım.